Anasayfa arrow İnsani Yardım arrow Sayı 29 arrow Sömürgeci söylemin kültürel bir mitoloji inşası ya da Ruanda'nın bin dağında bin dert
Sömürgeci söylemin kültürel bir mitoloji inşası ya da Ruanda'nın bin dağında bin dert PDF Yazdır E-posta
Yazar Özgür KAVAK   
Image

“Katillerin kullandığı palalar  uzun süreli ve aşırı bir acıya sebebiyet verdiğinden parası olan kurbanlar pala yerine mermiyle öldürülebilmek için tüm paralarını katillere veriyorlardı.
Kadınların tecavüze uğramaları ve sonrasında öldürülmeleri son derece yaygındı.
Bebekleri ise ya kayalara çarparak öldürüyorlar yahut helâ çukuruna atarak ölüme terk ediyorlardı.”

Almanların ünlü filozofu George Wilhelm Friedrich Hegel’ e atfedilen “Eğer insanlar Adem’in soyundan geliyorlarsa ben, bu siyah olanlarla aynı Adem’den gelmiş olamam; birden fazla Adem olmalı.” ifadesi Ruanda söz konusu olduğunda özel bir önemi hak ediyor. Zira Afrika’nın kalbinde yer alan bu küçük ülke, siyasi birliğini geç tamamladığı için “başka Adem’in çocukları”nı sömürgeleştirme yarışında diğer Batılı devletlerin gerisinde kalan Almanya’nın payına düşmüş. 19. yüzyılın sonlarında geldikleri, çay ve kahve ile bir miktar kalay dışında ekonomik açıdan değerli bulmadıkları ülkeye pek fazla iltifat etmeyen Almanlar bir yönetici dahi gönderme zahmetinde bulunmadan “işe yaramaz” buldukları Ruanda’yı terk etmişler. Mamafih Almanların gidişi Ruanda’yı özgür kılmamış; zira onların ardından Belçika sahiplenmiş ülkeyi. Ruanda diğer birçok sömürgeleştirilmiş ülke gibi II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllardaki anti-sömürgeci dalganın baskısıyla ancak 1962 yılında bağımsızlığına kavuşabilmiş. Fakat diğer birçok ülkede olduğu gibi burada da bu bağımsızlık “sözde” kalmış. Belçika, yönetimi kendi yandaşlarına bırakmak suretiyle ülkedeki denetimini uzun yıllar sürdürmüş. 1990’lı yıllarla birlikte ise Fransa’nın mutlak hakimiyeti söz konusu olmuş.

Bugünlerde nüfusu sekiz milyonu bulan Ruanda insanlığın hafızasına 1994 Nisan’ındaki katliam haberleriyle kazınmıştı. Uluslararası hukuku dikkate alan çevrelerce soykırım olarak nitelenen bu katliamların mahiyeti, gelişimi ve sorumluları üzerine şimdiye kadar onlarca kitap ve makalede sayfalarca kelam edildi. Bu yazıda soykırım süresince yaşanılanları ve Ruanda’da bizzat şahit olduğumuz katliam izlerini anlatmak yerine “soykırım” olarak adlandırılmayı fazlasıyla “hak eden” bu olaylardaki Batı sorumluluğuna dikkat çekmek istiyoruz.

Batı’nın kendi dışındaki toplumları kendi tasavvuruna göre şekillendirme çabası Ruanda’da kendisini kültürel bir mitolojinin inşasında göstermiştir. Farklı bazı özelliklere sahip olmakla birlikte Bantu adlı dili konuşan, aynı “Tanrı-Kral”a itaat eden, birbirleriyle evlilikler yapan ve yüzyıllardır kader birliği ederek bir arada yaşayan insanların, dönemin antropolojik kabulleri doğrultusunda fiziki bazı görünümlerine, yaptıkları işe ve hatta sahip oldukları inek sayısına bakılarak Hutu ve Tutsi olmak üzere yeni kimliklerine kavuşturulmaları ülkenin makus kaderine doğru atılan ilk adımı oluşturmuştur. Zira bu ayrım kağıt üstünde kalmamış ve etkisini ülke dahilindeki kolonyal politikalarda göstermiştir. Hutular ve Tutsiler bu tarihten sonra sömürgecilerin yönlendirmeleri doğrultusunda artık “kendi kimlikleri”ne sahip çıkarak ve diğerini ötekileştirerek yaşamaya başlamışlardır. Bu ihtilaf, sömürge yönetiminin işini kolaylaştırmakla kalmamış, Ruanda’nın tarihinde esaslı bir kırılma noktası olarak tezahür etmiştir. Zira toplu bir şekilde Hıristiyanlaştırılmakla birlikte hayatın her kademesinde artık diğerini dışlayan kimlikleriyle boy göstermeye başlayan Hutular ve Tutsiler arasında nefret tohumları bu dönemde yeşermeye başlamıştır.

Soykırımın Canlı ŞahitlerindenYeni kimlikleriyle ülkede çoğunluk durumuna gelen Hutular, Belçika yönetimi tarafından el üstünde tutulan Tutsilere karşı bilenerek hayatlarını sürdürürken, sözde bağımsızlıklarını kazandıkları dönemden itibaren Ruanda’yı tek kelime ile Tutsilere dar etmişlerdir. Bağımsızlık sonrası kurulan hükümetler, Hutu ırkçılığına dayalı idareler olarak artık farklı bir ırktan olduklarını kabul ettikleri Tutsilere karşı baskı ve zulüm tatbikine başvurmuş ve zaman zaman da katliamlara öncülük etmişler. Dolayısıyla sömürge öncesi dönemde herhangi bir ayrılık ve düşmanlık bilmeden yaşayan bu insanların kolonyal idareler tarafından Hutu ve Tutsi olarak farklılaştırılması ve bu insanların ülke yönetiminde birbirlerine karşı denge unsuru olarak kullanılmaları Batı’nın 1994 tarihli soykırıma giden süreçteki sorumluluğunu göstermektedir. Bahsi geçen sürecin yapıtaşlarını bu şekilde ortaya koyan Batı, soykırım esnasındaki tavrıyla sonuçta da etkili olarak esaslı bir suç ortağı konumuna dönüşmüştür. 1990’lı yıllardan itibaren ülkede tek söz sahibi olan Fransa’nın, Hutu yönetimine destek vermek, Hutu katillerin askeri eğitimini sağlamak, onlara silah tedarik etmek ve güvenli bölge ilan ettiği yerlerdeki katliamlara seyirci kalmak gibi konularda suçlu olduğu bugün bir dizi çalışmayla ortaya konulmuş durumdadır.  Ruanda soykırımının sorumluluğu kuşkusuz sadece Fransa’yla sınırlı değildir; ülke içinde olup bitenleri katliam olarak görmek yerine, bunu Afrika’nın bitip tükenmek bilmeyen iç savaşlarından biri olarak değerlendiren ve herhangi bir müdahaleden ısrarla kaçınan ABD güdümündeki BM başta olmak üzere tüm “medeni dünya” sorumluluktan nasibini almış durumdadır.

Soykırımın üzerinden geçen bunca yılın ardından Paul Kagame’nin cumhurbaşkanlığındaki Ruanda yönetimi, sömürge dönemi şartlarının kendilerini getirdiği noktanın çıkmazlığını keşfettiğinden, kolonyal dönem öncesinin şartlarına dönme yönünde bir çaba içerisine girerek ilk olarak Hutu ve Tutsi ayrımını ortadan kaldırdı ve ülke genelinde “Ruandalılık” bilincini yerleştirmeye başladı. Kagame, ülkede katliam süresince katillere katılmayarak ve kendilerine sığınan insanları katillere teslim etmeyerek onurlu bir tavır takınan ve bu sebeple dini öğretileri ülkenin kurtuluşu için vazgeçilmez öneme sahip bulunan Müslümanların faaliyetlerine de büyük bir serbestlik tanıyarak adeta belli çevrelere karşı bir meydan okuma tavrı içerisine girdi ve hatta daha da ileri giderek kendisini soykırımı tetikleyen olay olan devlet başkanı Habyarimana’nın uçağının düşürülmesinden sorumlu tutan Fransa ile tüm ilişkilerini askıya aldı.

Ruanda bugün arınmak isteyen insanlarla, katiller kadar vahşi olmamak için uğraş gösteren insanların yaşadığı ve kelimenin tüm anlamıyla “garîb” bir ülke. Katliam sonrası dönemde Müslümanların ülke nüfusuna oranlarının %5’ten %15 yükselmesinin temelinde, katliamların bir kısmının kiliselerde yapılmış olması, rahiplerin katillerle birlikte hareket etmesi, katillerin Fransız askerleri tarafından eğitilmiş ve silahlandırılmış olması ve hepsinden önemlisi sömürge dönemiyle birlikte ırka dayalı bir ayrılık ve üstünlük tasavvuruna sahip kılınmaları gibi etmenlerin yanında insanların bu “garîb”lik psikolojisine sahip olmaları da etkili olsa gerektir.

Recommend this article...

 
< Önceki   Sonraki >


insaniyardim grubuna kayıt ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et


33. Sayı