İnsani Yardım
Sayı 30
Mülteci Çeçenlere kardeş selamı | Mülteci Çeçenlere kardeş selamı |
|
|
|
| Yazar Emrin Çebi | |
“Ey kara toprak, her zerren baruttan ağlasa da hüzünlü bir şekilde sana dönmeyeceğiz.” (Çeçen Milli Marşı’ndan)Ramazan en güzel nasıl değerlenir? Hadisler, ayetler, Ramazan’ın ibadet, mağfiret ve bereket ayı olduğuna dairdir hep. Bir de yoksulun, açın, düşmüşlerin derdinden anlamak için bu ibadet farz kılınmıştır bizlere. İslam ümmeti olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Dünyanın süper güçleri birçok İslam beldesine cehennem soluğunu üflüyor. Müslümanlar bunları ilk kez yaşamıyor deniyor. Moğol işgallerinden İslam dünyasının sömürge tarihine kadar çok kez yıkılıp yeniden dirildik deniyor. Elimizden gelen bir şeyler olmalı diye düşünüyor insan. Tarihin tekerrürü kuralına sığınılmamalı. Başka alternatifler bulmalı çekilenlerin sızısını dindirmek için. “Peki, ne yapabiliriz?” soruları zihnimizde, pılımızı pırtımızı topluyor ve sessizce yola koyuluyoruz İHH seyyahları olarak. En azından ellerinden tutalım kardeşlerimizin, bir kardeş selamıyla halleşelim, biraz da hediyeleşelim diye. 27 Eylül günü öğlen saatlerinde İstanbul’dan havalanıp Bakü’ye doğru yol alıyoruz. Karadeniz ve Gürcistan istikametinde devam eden yolculuğumuz boyunca yılların mücadelesini düşünüyoruz bize eşlik eden bulutları seyrederken. Sınırı geçiyoruz… Batum üzerindeyiz. Kafkasya’da sayılırız artık. Yeryüzünün güzelliklerini bir de yukarıdan görüyoruz. Aynı anda yeryüzünde yaşanan çirkinlikler de aklımızda beliriyor. Bu geçtiğimiz güzel coğrafyalarda kim bilir hangi insanlar katlediliyor, kim bilir kimler ağlıyor? ![]() Yaklaşık üç saatlik bir yolculuktan sonra Bakü’ye iniyoruz. Kardeş ülke Azerbaycan’dayız. Aslında bir taşla iki kuş vuruyoruz. Çünkü Bakü’ye Çeçen mültecilerle buluşmaya gidiyoruz. Bu arada kardeş ülkeyi de görmek nasip oluyor. İlk gözlemlerimiz kardeş ülkeye yönelik oluyor. Sokaklar, binalar, her şey çok farklı. Bize en tanıdık gelen Azeri Türkçesi. Şoför, taksi şoförü değil derya. Anlatıyor da anlatıyor. Pür dikkat dinliyoruz. Bir taraftan da Azeri lehçesinin kulaklarımıza getirdiği eğlenceyle doluyoruz. Bir ara arkadaş Ruslardan kalma binaların eskiliğinden bahsediyor. Maalesef Azerbaycan’ın tarihi yapıları bunlardan ibaret. Şoför hemen araya giriyor. “Yok hepsi gözeldir eski değildir. Onun gözelliği köhneliğindedir”. Bu lafın üstüne bize de sohbeti gözel gözel dinlemek düşüyor. Şehitlerin devamı yetimler Bu ay Bakü’de Ramazan programı ve yetim yardımları bir arada gerçekleşti. Bu yüzden bayağı yoğundu bizler için. Ramazan yardımlarını alan yetim anneleri yanımıza geldi birer birer. Bizim gözlerimiz ise ufaklıkları arıyordu. Sonra birden en yoğun anımızda yanımızda siyah saçlı, siyah, iri ve çekik gözleriyle bir melek belirdi. Babası şehit, annesi ise Ruslar tarafından kaçırılmış ufaklığın. Şu an ise babaannesiyle kalıyormuş. Böyle bir güzele sahip olmak için neler vermezdi insan. Ne değerliydi o, bir şehidin devamı, belki de iki şehidin… Sonra anneler… On sekizinde, yirmisinde genç annelerden oluşan dullar ordusu. Şehit olan eşleri de onlardan geri değil. On sekizinde, on dokuzunda… Ne çok yarım kalan hayat vardı önümüzde. Temiz genç güzel insanların hayatları yarım bırakılmıştı. Bedenen olmasa da o gün zihnen bayağı yorulduk. Bir yandan görevimizi ifa etmek, bir yandan da onları en derin hislerimizle anlamak farziyeti arasında koşturup duruyordu zihnimiz. O günün akşamı tercümanımız olan Çeçen bayanın evine doğru yol aldık. O da bir şehit eşiydi. Yirmi sekizinde ve iki şirin kız çocuğu annesiydi. İftar için çabucak bir Çeçen mantısı yaptı bize. O akşam iki Çeçen bayan daha bize katıldılar. Birinin eşi şehit, diğerininki ise dört yıl önce Ruslar tarafından kaçırılmış ve bir daha haber alınamamış. O akşam kendi hikayelerini ve başka başka hikayeleri anlattılar bize. Ne kadar uzak kalmışız bu kavramlardan, şehitlik, şahadet, mücahit… Allah için canından, eşlerinden, pırlanta gibi yavrularından geçenler var. O yüreği göremeden, o cesurluğa hayran olamadan, uluslararası politik değerlendirmelere kaptırıp gitmişiz kendimizi.Ertesi gün ise üç Çeçen okulunu ziyaretle başladık işe. İlk olarak bir anaokuluna gittik. İçeri girer girmez o dünya tatlısı yüzler karşıladı bizi. Oturmuş çizgi film seyrediyorlardı. Bizi gördüklerinde ise bazıları şaşkın bazıları endişeli bakıyordu. Ama hepsinde ortak olan bir sevimlilik vardı. Öğretmenleri onları yerlerinden kaldırdı bize doğru yöneltti. Sabah güneşinin ışıkları da onlara eşlik etti. Bazılarının gözü yaşlıydı. Anneleri bırakıp gitmişti. Sessiz ağlıyordu biri. Gözleri ve kaşları kıpkırmızı olmuştu. Sarı bir çocuktu bu yüzden kaşlarına varana kadar kızarmıştı. Durduğu yerde, sessiz sedasız yumruk yumruk gözyaşları akıtıyordu. Yanına gittim. Ağladığının fark edilmesini istemiyordu ama gözyaşlarına da hakim olamıyordu. Çeçendi ne de olsa. Gururundan ağladığının görülmesini istemiyordu. Sonunda onu rahat bırakıp uzaktan izlemeye koyuldum. Bu arada dağıttığımız balonlarla odadaki hava birden değişmiş, balonlar onların temiz nefesleriyle büyümüş ve her yer onların temiz çığlıklarına boğulmuştu. Herkes hayatından memnundu. Biri hariç. Benim gözüme kestirdiğim ufaklık hala için için ağlıyordu. Öğretmenleri onlardan Çeçen dansı yapmalarını istedi. Önce yine güzel mi güzel bir kız ve erkek çocuğu süzüldüler aralarından. Bir metreye varmayan boylarıyla büyüklerden farksız oynadılar. Ne de güzel yakışıyordu. İçimizden gidip onlara doyasıya sarılmak geliyordu. Sonra bizim sulu gözlüyü kaldırdı hocası. Görev verilmişti bir kere. Hem ağlıyor hem de bizim için dans ediyordu. Kartallar gibi ellerini açıp küçük kızın etrafında dönüyordu. Ayaklarını yere öyle sert vuruyordu ki, ufaklık bir delikanlı oldu gözümüzde. Görevini ifa etti ve dışarı çıktı. Peşinden gittim. Merdivenlere oturmuş başını korkuluklara yaslamış, yine ağlıyordu sessizce. Okulun ilk zamanlarıydı ve bizimki buram buram anne hasreti çekiyordu belli. Ne kadar isterdim onunla oturup ona eşlik etmeyi. Ama rahat bırakayım dedim, gücünü iyi zorlamıştık ufaklığın. Oradan ayrılıp gıda dağıtımı yapılan yere, kalan yetimlerin ödemelerini yapmak üzere gittik. Dağıtım yine tüm yoğunluğuyla devam ediyordu. Bizim işimiz ise azalmıştı. Yaklaşık 250 yetime aylık dağıtımlarını yaptık. En son listeleri kontrol ediyorduk. Bir ara masanın üzerine koyduğumuz fotoğraf makinesini bize yardımcı olan bayanlardan birinin oğlu kapmış ve içindeki tüm resimleri silmiş. Bunu fark ettiğimizde beynimizden vurulmuşa döndük. Ama çocuğa kızamadık tabi ki. Annesi ise birkaç azarlamadan sonra onu bıraktı. Sert karakterlilerdi ama anne çok sabırlıydı. Özellikle o oğluna karşı sevgisi büyüktü. Bunun nedenini daha sonraki günlerde anladık. Meğer bizimki babasının bir kopyasıymış. Bayan fotoğraflarını gösterdi şehit eşinin. Anne çocuğuna her baktığında eşini görüyordu besbelli. O akşam da bizim resimlerimizi öbür tarafa yollayan ufaklığın evinde kalacaktık. Bizi yine en güzel şekilde karşıladı ev sahipleri. İftardan sonra bazı gazileri ve çok zor şartlarda yaşayan Çeçen aileleri ziyaret ettik. Fakir demek istemedik onlara çünkü asla fakir değillerdi. Kalpleri ve cesaretleriyle dünyanın en zenginleriydi belki. Çeçen Aileler Önce beş çocuklu bir aileyi ziyaret ettik. Gözleri görmeyen baba Çeçenistan’a dönemiyormuş. Küçücük bir odası olan derme çatma kulübenin tavanı tepemize düşecek neredeyse. Sığar mı buraya kartal yürekler? Çocuklarla ilgilendik hep. Çeçen abiden haya ettik. Çünkü kim bilir belki de en ağır duyguları yaşıyordu. Birileri evine kadar yardım etmeye geliyor ve eline birkaç kuruş sıkıştırıyordu. Bu hallere düşecek adam mıydı? Binlerce kez lanet etti belki onu bu hale getirenlere. Sonra başka bir aile. Yine aynı manzara. Asil bir Çeçen ve ardında hanımı, çocukları. Konuşmadılar bizimle pek. Biraz geç ziyaret etmiştik onları, bu yüzden mi yoksa yardım almak zorlarına mı gitti bilemiyoruz? Bu Çeçen baba da savaşta gazi olmuştu, ayağı sakattı. Geri dönmesine mani olan ayağının durumu değildi. Çeçenistan’a girişi yasaklanmıştı onun da. O da sessiz bir şekilde yardımımızı alıp uğurladı bizi. Birkaç aile daha ziyaret ettikten sonra tekrar başka başka hikayeler dinlemek üzere misafir olduğumuz eve döndük. Bizi misafir eden Çeçen hanımın eşinin fotoğraflarına bakıyorduk. Bir fotoğrafta yaklaşık dokuz on kişi vardı ve bunlardan sadece biri hayattaydı şu an. Hepsini teker teker tanıttılar ve onların hayat hikayelerini anlattılar. Ölüm bu kadar kolay bu kadar kabul edilebilir olmuş onlar için. Çünkü ölümleri ölüm değil şehadet. “Ne kadar rahat bahsediyorsunuz ölmüşlerinizden.” dedik münasebetsizce. “Onlar ölü değil!” dediler. Bu basit cevap balyoz gibi indi tepemize. “Her halükarda ölmeyeceğiz mi? Bari güzel olanından olsun.” dediler. Bu arada oradaki mücahitlere, kendi durumlarından daha çok üzülüyor Çeçen bayanlar. Artık baş başa kalmışlar davalarıyla, sanki bu bir tek onların işiymiş gibi. “Müslümanlar yardım etmiyor bari duadan eksik etmesinler.” diyorlarmış. Boş gözlerle ona bakıyorum. Hala anlam veremiyorum, “Sırrı nedir?” diyorum kimi dünyaya bu kadar yapışık, kimi ise ötelerin derdinde. Daha sonra bayanın eşinin videoya çekilmiş görüntülerini seyrettik. Ben görüntülerden çok kadına bakıyordum. Sanki eşi ordaydı, onu görüyordu karşısında sanki. O sırada hem komik hem de akıl almaz bir hikaye anlattılar. Görüntülerden birinde o sıralarda on yedisindeki bir Çeçen’i gösterdiler bize. Şu an hapisteymiş. Kendi hapisteyken hanımı doğum yapmış ve bir oğlu olmuş. Onu görmeyi çok istemiş ama tabi imkansız bir istek bu. Sonunda Ruslara evinde silah sakladığını ve bunu onlara göstermek istediğini söylemiş. Apar topar onu evine götürmüşler. Sonra oğlunu görmüş ve Rus askerlerine “İşte benim silah” diyerek bir de espri yapmış. Tekme tokat döve döve geri götürmüşler. Yaşıyormuş ve hala hapisteymiş.Ayrılık bir düğüm boğazımızda Son günümüzü de yine aile ziyaretleriyle tamamladık. Ayrılık vakti geldi üç gün sonunda. Zihinlerimizde tarifsiz bir uğultu. Oradan ayrılırken arkada bir şeyleri yarım bırakmışız gibi bir his kapladı içimizi. Kaynayan bir dünyanın zihnimizdeki uğultusu yavaş yavaş kayboluyordu. Bakü’den havalandık. Ramazan ise devam ediyordu. Bu bereketli ay eşsiz bir vesileydi bizler için Çeçenlere ve diğer tüm Müslüman kardeşlerimize ulaşmada. Paylaşarak büyüyen ve kuşatan rahmet ayı, Müslüman halkların ortak arkadaşı… Neyse ki biz terk etsek de o bizim yerimize kaldı geridekilerle. İnsan, nesy eden yani unutan. Bir bünyede nasıl barındırmalı, hem duyarlılığı hem de unutkanlığı? En azından dua edelim diyoruz istedikleri gibi. Duamızda gözlerimizin önünden Dudayevler, Mashadovlar, Basayevler ve diğerleri geçiyor nedense. Gelecek nesiller için dua ediyordu kalbimiz besbelli. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
Bulgaristan’da 300 çocuğu sünnet ettirdik Bulgaristan’da Müslümanlara destek olmaya devam eden İHH İnsani...
Sponsor Aile projemize ilgi büyük İHH İnsani Yardım Vakfı’nın, dünyadaki mağdur yetimlere kucak açmayı hedef ed...
Şanlıurfa Valiliği tarafından dünyada hoşgörü ve iyiliğin varlığını anlatmak amacıyla düzenlenen 2. Uluslararası Halil İbrahim Bul...
Ramazan ayı... Kıyam ve sıyam günleri... Rahmet meltemlerinin yüreklerimizi derinden okşadığı huzur yüklü saatler... ...
İHH İnsani Yardım Vakfı, işgal devleti içerisinde yaşayan yaklaşık 1,4 milyon Filistinlinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere faaliyet...
İHH İnsani Yardım Vakfı, Irak halkının yaralarının sarılmasında sivil toplum kuruluşlarının önemine binaen Irak Türkmen Kadınlar Derneği tem...
İHH yıllardır süren iç karışıklıklardan dolayı dört milyon Sudanlının insani yardıma muhtaç durumda yaşadığı ve ha...