İnsani Yardım
Sayı 27
İşgal mağduru coğrafya: ORTADOĞU | İşgal mağduru coğrafya: ORTADOĞU |
|
|
|
| Yazar Ahmet Emin Dağ | |
Gerek Afganistan, Irak ve Lübnan’da peşi sıra yaşanan işgaller, gerek Suriye ile İran’a yönelik yeni tehditler, “işgal”in Ortadoğu için siyasal bir kader, bölge tarihini şekillendiren bir gerçeklik, hepsinden önemlisi bölge insanının kanıksamaya başladığı bir yaşam biçimi olarak dayatıldığını gösteriyor.Sahip olduğu stratejik önem ve ekonomik kaynaklar sebebiyle her zaman dış güçlerin gündeminde olan Ortadoğu, bu imkanları kullanmak bir yana adeta bunlara sahip olmanın cezasını çekiyor. Medeniyetlerin beşiği Ortadoğu, son bin yıllık tarihinde üç büyük işgal dalgası yaşadı. Haçlı işgali yaklaşık bir asır sürdü, Moğol işgali daha az. 1830’da başlayan Batılı işgal süreci ise halen devam ediyor. İlk işgaller Üç ilahi din için de manevi değer taşıyan Ortadoğu, geçmiş çağlarda dini önemi sebebiyle işgalle tanıştı. Bunun ilk örneğini Haçlı seferleri oluşturur. 11.yüzyılda (1096) başlayan ilk Haçlı seferinin görünür amacı Hz. İsa’nın mezarını Müslümanların elinden kurtarmaktı. Ancak, seferlerin niteliği ve seyri yakından incelendiğinde tek sebebin Hz. İsa’ya bağlılık olmadığı göze çarpar. Bizans Ordusu’nun 1071’de yaşadığı Malazgirt yenilgisini, Müslümanların Batı’ya ilerleyişinde büyük bir tehdit olarak gören Papa VII. Greorius’un çağrısıyla başlayan Haçlı Seferleri, tam bir çapulcu hareketi olarak tarihe geçti. Geçtikleri her yeri yakıp yağmalayan Haçlı ordusu, Kudüs’ü ele geçirdiği 1099 tarihinde tüm kenti yağmalayıp halkını kılıçtan geçirdi. Kudüs’te bir krallık kuran Haçlılar, daha sonra bu işgal devletinin sınırlarını Akka, Beyrut ve Sayda’ya kadar genişlettiler. Haçlıların işgal yönetimi, Eyyubi Devleti lideri Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de galip geldiği Hittin Savaşı ile tarihin karanlık sayfalarına gömüldü. Bundan sonra Kudüs’ü yeniden işgal etmek amacıyla sekiz Haçlı seferi daha yapıldıysa da, Haçlıların 170 yıl süren işgal macerası hüsranla sona erdi. İkinci dalga şoku Ancak Ortadoğu’nun yaşadığı işgal gerçeği Haçlı Savaşları’nın tamamlanmasıyla sona ermedi. Haçlı şokunun izlerinden kurtulmaya çalışan bölge halkları, 13. yüzyılda gelen Moğol istilası ile yeniden sarsıldı. 1258 yılında Moğol İmparatoru Hülagu komutasında gerçekleşen barbar saldırılar, Ortadoğu’ya yeni bir işgal dönemini getirdi. Doğudan başlayarak batıya doğru ilerleyen ve Ortadoğu topraklarını işgal eden Moğollar, Bağdat’ı yerle bir edip yöneticileri ile birlikte tüm halkı kılıçtan geçirdiler. Birbirleriyle siyasal rekabet halinde, bölük pörçük olan Müslümanlar Moğollar karşısında duramadılar. Ancak tüm yıkıcılığına rağmen Moğol istilası Haçlılar’ınkinden daha kısa sürdü. Memluklu orduları karşısında tutunamayan Moğollar, 1260 yılında geri çekildiler ve böylece bir işgal fırtınası daha dinmiş oldu. Görece huzur dönemi Moğol istilasından kaçan onlarca Türk beyi Anadolu’nun değişik bölgelerine gelerek buralarda yerel devletçikler kurmuş; Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’yu hakimiyetine aldığı 1517 tarihine kadar yerel Müslüman devletler Ortadoğu’ya hükmetmiştir. Osmanlı barışı sayesinde yaklaşık 500 yıl kadar süren görece sükunet ve bağımsızlık sürecinde, ekonomik refahın iyi olması ve Müslüman devletlerin güçlü durumda bulunması nedeniyle, Ortadoğu’da İslam medeniyetinin zirveye ulaştığı bir dönem yaşandı. Bölge dışı herhangi bir işgal gücünün bulunmadığı bu dönem, Ortadoğu’nun huzur dönemiydi. Değişen dengeler Ancak uluslararası güç dengelerindeki değişim, Batı güçlenirken Osmanlı’nın güç kaybetmesi, Ortadoğu’daki görece huzur dönemini sarstı. Bölgedeki dengelerin 19. yüzyılın başındaki yeni işgal girişimleri ile sarsılmasının ardından, günümüze kadar süren ve bölge halkına ağır kayıplar verdiren işgaller geldi. 1798’de Mısır’ın Fransa tarafından işgali, kısa sürmüş olsa da, bir asır sonra yaşanacak olan kapsamlı işgallerin bir mukaddimesi gibiydi. Sonraki yıllarda, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasına paralel olarak, Osmanlı’nın savunması zor olan uzak vilayetlerinde ortaya çıkan işgal dalgası yayılmaya başladı. 1830’da Cezayir ve Libya’nın işgalleriyle hızını alan yeni işgal dalgası, 1880’de Mısır ve Tunus’un işgalleri ile sürdü. İmparatorluklar döneminin sona ererek ulus devletlerin yükselişe geçtiği bir dönemde görülen ayrılıkçı akımlar, Batılıların başlattığı işgal sürecini hızlandırdı. I. Dünya Savaşı’nda Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in ayaklanması kendisinden sonraki olayları önemli ölçüde etkiledi. Arap Ortadoğu’su parçalanırken, bölge tamamen sömürgeci güçlerin işgaline girdi. İngiltere ve Fransa arasında yapılan 1916 tarihli Sykes Picott Antlaşması gereği, iki ülke tüm Ortadoğu bölgesini işgal etti. Suriye ve Lübnan Fransız işgaline girerken; Filistin, Mısır ve Irak İngilizlere kaldı. İran’ın güneyi ile Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Umman gibi körfez ülkeleri yine İngiliz himayesinde kalırken, İtalya kuzey Afrika’da Libya ile yetinmek zorunda kaldı. 1920’den 1945 yılına kadar süren bu işgaller sırasında büyük bir bölünme yaşayan Ortadoğu, parçalandıktan sonra dış güçlerin sömürgesi olmaktan kurtulamadı. 100 yıl önce tek parça halindeki Ortadoğu bölgesi aradan geçen süre içinde 20 ülkeye bölündü. Sömürgeci güçlerin “böl-parçala-yönet” siyaseti gereği, geçmişin kadim medeniyetlerine ev sahipliği yapan Ortadoğu zayıf ve cılız ülkelerden oluşan bir bölge haline geldi. O tarihten itibaren de bölgenin talihi hiçbir zaman gülmedi. Binlerce insan işgal yönetimleri altında hayatını kaybederken, bölgenin yapısına uymayan rejimlerin temelleri atıldı. Hepsinden daha acısı, İsrail, 1948 yılında işgal edilen Filistin toprakları üzerinde kuruldu. Soğuk Savaş’ın dolaylı işgalleri 1945 yılından sonra bölgede yeni bir dönem başladı. Savaşın galibi olan ülkelerden Amerika ve Sovyetler Birliği, dönemin süper güçleri olarak uluslararası siyasetin belirleyici aktörleri haline gelirken; aynı dönemde bağımsızlıklarını kazanan Ortadoğu ülkeleri bu iki gücün uydusu olarak paylaşıldı. Görünüşte bağımsız, gerçekte ise zayıf ve bağımlı olan bu ülkelerin bir bölümü Amerikan müttefiki (!) olurken, bir bölümü de Sovyetlerin uydusu haline geldi. Yeni dönemin 1920 işgallerinden tek farkı, işgal güçlerinin ismi ve yöntemleriydi. Eski dönemde işgalci güçler olan İngiltere ve Fransa; bölgeye ordusu ile gelip kendi sömürge valilerini atayarak yönetirken; yeni dönemin işgalcileri olan ABD ve Rusya zorunlu olmadıkları sürece bu yönteme başvurmadılar, bölgeyi Washington ya da Moskova’dan verilen direktiflerle yönetmeyi tercih ettiler. Bu dolaylı işgal de 1991 yılına kadar tam 45 yıl sürdü. Günümüzde Ortadoğu işgali 1991 yılında Sovyet Rusya’nın yıkılarak uluslararası siyasetten çekilmesinin ardından Amerikan yönetimi, yeni bir dünya düzeninin başladığını duyurarak kendisini bu düzenin efendisi ilan etti. Bu iddiayı ispatlamak üzere ilk denemesini de Ortadoğu ülkelerinden Irak üzerinde yaptı. Saddam’ın Kuveyt’i işgalini gerekçe gösteren Amerika, kendisinin bölgeyi işgalini bu şekilde meşrulaştırdı. Yarım milyon askerle geldiği bölgede fazla tutunamayarak 1992 yılında geri çekilmek zorunda kalan ABD, Irak’ın güney ve kuzeyini Saddam’a bağlı güçlere yasaklayıp bu bölgelerde dolaylı işgal kurdu. Bu işgal lokal bir işgal girişimi gibi görünse de kendisinden sonra vuku bulacak olan yeni hukuksuzluklara zemin hazırlaması bakımından bir başlangıç noktası oldu. Saddam gibi Amerikan müttefiki cılız aktörler elinde sosyal adaletsizliğe dayalı yoz rejimler inşa edilirken; daha sonra bu rejimlerin yol açtığı huzursuzluk, Batılı ülkeler için yeni işgallerin bahanesi olarak kullanıldı. Bugün artık haklının değil ama güçlünün hakim olduğu yeni bir uluslararası düzen kurulmuştur. Bu düzenin inşası için gerekli olan en önemli harç malzemesi ise bilinçli olarak tanımsız bırakılan “terör” kavramıdır. Bu kavram ardına sığınan Batılı güçler, Ortadoğu’da yürüttükleri her türlü işgale ‘makul’ gerekçeler bulmakta zorlanmıyor. Bu keyfilik, yeni bir başıbozukluk ve işgaller silsilesini beraberinde getirecek gibi görünüyor. Amerika, Fransa, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerin, hukuka değil de güce dayalı politikaları, bunları örnek alan diğer ülkeleri de harekete geçirmiştir. Amerika’nın Afganistan ve Irak'la başlattığı keyfi işgal uygulaması, İsrail’in Gazze ve Lübnan’a saldırılarıyla bölgeyi kan gölüne çevirmiştir. Daha da kötüsü dünyanın farklı bölgelerinde bu iki saldırgan gücün yolunu izleyen yeni ülkelerin ortaya çıkma eğilimidir. Etiyopya, hiçbir engelle karşılaşmadan Somali’yi işgale başlarken, Japonya’nın da bölgesel sorunlarda benzer bir adım atmaya hazırlanması, Batı’daki işgal anlayışının dünyamızı çok daha kötü biçimde dönüştürmeye başladığını gösteriyor. ![]() ![]() ![]() ![]() |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
100 yıldır kıtaya ekilen tohumlar, hakim güçlerin sürekli görmek istedikleri şekilde kardeş kavgasını, yoksulluğu, cahilliği, ac...
Savaş, işgal, iç çatışma ve fakirlik sebebiyle zor durumda olan Müslüman ülkelere sivil toplum kuruluşlarını organize ede...
İslam coğrafyasının çeşitli yerlerinde zor şartlarda hayatlarını devam ettirmeye çalışan mültecilere yardım elini uzatan İHH İnsani...
İmkânsızlıklar sebebiyle sürekli yanlarında taşıdıkları tahtalar üzerine yazı yazarak ilkel yöntemlerle Kur’an öğrenme...
Hinduizm ve Budizm’in bu kadar güçlü ritüellerle yaşandığı bir ülkede Müslüman olarak yaşamak çok ko...
Bulgaristan’ın kuzeybatı bölgesinde yaşayan Türk, Pomak ve Roman kökenli Müslümanların yaşadığı yerleşim merkezlerindek...
Kırgızistan Müslümanları Dini İdaresi (Müftüyat), Orta Asya Gençlik Vakfı ve İHH İnsani Yardım Vakfı’nın işbirliği il...